5 Haziran 2014 Perşembe

Hiç?





Hiç haberin yokken seninle ilgili bir şey yapıldı mı?

Hiç farkında değilken terk edildin mi?



Hiç bilmiyorken zorunluluktan birlikte olunmuş musun? 

Hiç kalbini verdiğin verdiğin birisi onu alıp paramparça yapıp çöpe attı mı?

Hiç gelmesi için yolunu gözlediğin kişi, 'ben gelmek istemiyordum ki' dedi mi?

Hiç devam ettiğini sandığın bir şey haberin yokken bitirildi mi? 

Hiç oyun oynanıyor zannederken penaltı atışlarında buldun mu kendini?



Hiç fikrini sormadan seninle ilgili karar verildi mi? 

Hiç ama hiç, değer verdiğin birisi sana; 'bana değer verme çünkü umurumda değilsin' dedi mi? 

Hiç sevdiğin birisi 'lütfen beni sevmeyi hemen kes' dedi mi?

Hiç dostun hadi gel bundan böyle düşman olalım dedi mi?



Hiç kavganın ortasında 'gitsene sen bir yerlere, kafamı dinleyeceğim' diyen oldu mu? 



Hiç varlığına yokmuşsun gibi davranan oldu mu?



Hiç kendini gerçekten sana bir hiçmişsin gibi 

hissettiren oldu mu?



Olmadıysa zahmet etme anlayamazsın...

Olmadıysa her cevabın hançer, bakışlarınsa zehir olur karşındakine. 


Ve O hiç'liği yaşamadan da bu hayatta yaşadım diyemezsin.

Özgürlük sandığın deniz en büyük kafesin olur dalgalarında.

Cesaret bilinmeyene doğru hesapsız kitapsız ilerlemektir. 

Ve bu hayatı sadece cesurlar yaşar diğerleriyse 

provalarda takılıkalırlar.

27 Mayıs 2014 Salı

Hiç bir şey yokken dediler...





Hiç bir şey yokken dediler...

Hiç bir şey yokken üç beş ağaç için dediler...



Zaten üç beş ağaç için diyen zihinle muhattap olmak kendi başına çılgıca bir iş. 

Bilmezler mi ki ağaçtır bize yaşam veren. Evrende var olan en eski yaşam unsurudur o üç beş ağaç ve soluduğumuz her nefes bunca betonlaşmanın arasında bir tek onunla mümkün. O olmadığında oksijen yok, sonrasında dilediğin duayı oku, nafile...



Hiç bir şey yokken dediler...

Oysa ki adım adım katlettikleri ülkemde biriktirmişliklerimizi koyduk ortaya öfke bilmeden. Düzelir sandık anlatmaya, tepkimizi koymaya başladığımızda. Durur sandık, halkına kulak asar sandık. Biz sandık, o ise sandık sandık çaldı. Hastalıklı bir zihin doludizgin gitti, şakşakçılarıysa ondan neredeyse daha hızlı.

Eğitimden, sağlığa, yeme içmeden, kadının adına kadar aklımıza gelen her konuda son sürat ülkemi katlettiler. Bunca yılın emeklerini hiçe saydılar. Çaktırmadan da değil hep uluorta terbiyesiz açıklamalarla yaptılar. Kız çocukları gelin yapmaya kalktılar, gelinlerin de kaç çocuk doğuracağını emrettiler. Eğitimde tek dertleri her yolun imam hatibe çıkması oldu. Sağlık da bedava dediler, eczanede soyup soğana çevirdiler. Her yeri kendilerinden olanlara peşkeş çektiler. Kültürü olmayan sevimsiz alışveri merkezleri ve dik dik binalarla İstanbul'u betona çevirdiler. Keyif aldığımız mekanları kapatmak için belediyeleriyle 24 saat çalıştılar. Kendi kabineleri evlerinde gizli gizli içki içerken, halkın içki içmesine karıştılar. Gece 10'dan sonra sıvı kategorisine girdiği için bakkaldan su bile getirmemizi yasakladılar. O sırada birileri internetten ayet sallarken evinde gerçekten dua edenleri hedef olarak gösterdiler. Siyasal olarak dünyada eşi benzeri olmayan bir güce sahip oldular. Bu gücü dine sahip çıktıkları için kazandıklarını iddia ettiler. Arkalarındaki gücü, kimden ve kimlerden güç aldıklarını hiç bir zaman itiraf etmediler. 

Hiç bir şey yokken dediler....



Ülkemin en önemli değerlerini katlettiler... Yaşadıkları ve alan buldukları ülkenin yanlış olduğunu doğrusunu kuracaklarını söylediler. Atamın kurduğu tüm yüce değerleri katlettiler. Ve onu düşman gösterdiler. Atamın yıllar evvel ülkemden kovduğu düşmanlarla gizlice ortaklık yapıp bu ülkeyi düşman işgaline sürüklemek için her şeyi yapıyorlar. Müze olan maziyi bugüne taşımaya kalkıyorlar. Ve gencecik çocukları Ata'ma düşman ediyorlar. Ellerindeki tek sihirli değnek ise politik örtüleri! 



Ve daha niceleri...



Özellikle son bir yıldır ülkemde devletin elinin değdiği her şeyden utanıyorum. 

Faşist rejimin çiçekleri, ağaçları görmek istememesinden utanıyorum. 

Bunca emek sonrasında ülkemin dönüp dolaşıp geldiği kapının faşist kapı olmasından utanıyorum.

Halkını korumaklı yükümlü olan polisin kendi vatandaşını düşman görmesinden utanıyorum.



Utanıyorum ağaçların gölgesini bulmakta zorlandığımız için. 
Çocuklarımızın sadece beton kafalı zihinlerle karşılaşacak olmasından utanıyorum. 

Hayat bambaşka bir şey, bambaşka bir coşku oysa ki....

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Ben artık boşverliyemiyorum...





Yalnız değilim, eminim buna, hiç yüzünü tanımadığım insanların sosyal medyada yazdıklarını görünce 'evettttt' diye haykırıyorum. Kalbim küt küt atıyor, yalnız olmadığımı en derin nefesimde hissedebiliyorum. Keza yakın dostlarımdan da ülkecek geçirdiğimiz enteresan dönem için ettikleri isyanı duymak, umut oluyor benim için.



Boşverliyemiyoruz artık büyük kısmımız... "Bak güneş doğuyor, aman da gidip kahvelerizi keyifle içelim" yapamıyoruz. Bir yanımız hep buruk geziden bu yana... Gezi değil başlangıcı biliyorum burukluğumuzun ama o isyanda yakınlaşmamızın sembolü....

O kadar eğitim.... Kullanacak alan bulamamız...

O kadar insanlık.... Karşılığını göremediğimiz...

O kadar emek.....kucağımızda koca bir hiçle kalakaldığımız...

Gezi'ye kadar olan süreçteki ekonomik krizlerden bir tek bizim etkilenmemiz, doğru bildiğimiz her şeyin tersine dönmüşlüğü müdür bilinmez....



Bu bilinmezlikler biriktiğinde boşverliyemiyorum hiç bir şeyi. Yarının egosuna düştüm, çocuklarımı bu ülkede neler bekliyor diye. Ve bugün her konudaki çaresizliğimiz... 

Bir adam akıllansın artık dursun diye beklerken ölüm haberini bekliyoruz dört koldan. 

Ve diğer yandan şuursuzca devam eden hayat çemberi. Şuursuzlar ordusunun kendi içlerinde saflara ayrılması.

 Bize düşman olan şuursuzlar, ve bizdenmiş gibi gözüken şuursuzlar....

Soma için... Ne yapabiliriz diye debelenirken en basiti önüme gelen mezuniyet tantanası... Bu mudur? Bu kadar mıdır? İletileri yazdık, profilleri kararttık ve üç beş kuruş para yardımı da yaptık ve yas bitti. Bu mudur bu dönemin ebeveynliği? Uçuk rakamların telefuz edildiği bir kutlama... Ne yapalım bu da hayat; ülke böyleyse böyle her şey devam ediyor mudur olay? "Aaa ama ben yardım ettim" diyiverecekler, daha çok yardım et bir zahmet. 



Hayat duracak diye korkanlar, durmuyor öyle hemen işte. Şuur devreye girdiğinde her şey rayına oturuyor medeniyet dediğin alanda.



Artık boşverliyemiyorum hiç bir şeyi....

Ve bildiğim tek şey bu ülkenin başına ne geliyorsa baştakilerin, halkın hemen her şeyi unutacağına emin olmasından geliyor...

O kadar eminler ki tepki üç beş gün ve sonra ekonomi özellikle de yeme/içme sektörü devam eder. 

Sıcak para akışı durmaz. O kadar eminler ki ne yaparlarsa yapsınlar bu halk her şeyi hemen unutur....



Neden bir şeyi değiştirmek zorunda kalsınlar ki, bizler değişmedikten sonra?... 
Neden zahmet etsinler ki? 

19 Mayıs 2014 Pazartesi

Olur öyle...ya da olmamalı !

 Tam yazacağım bir şey oluyor ülkede,
Tam karalayacağım bir şey oluyor ülkede,
Tam çizeceğim bir şey oluyor ülkede....

Demek ki bu böyle bir dönem. Karanlığın içindeki ışığı kendimiz yaratacağız. Işığın olması için karanlık, karanlığın olabilmesi için de ışık gerekir. Yaşam ikilemden oluşur. Karanlığı seçenler diye onları ayırmak bile bizi rahatsız ederken onlar çoktan başka bir gemiye binip bu ülkedeki ışığı yakmaya karar vermiş. Trajikomik olan ışığı yakmaya çalışmaları, anlatamazsın. Fanatik olana hiç bir şeyi anlatamazsın. Kördür gözleri, sağırdır kulakları, kalpleri boştur ve vicdanlarını çoktan terk etmişlerdir.

Gel güzel kardeşim diyoruz; sen ben diye bir şey yok. Bu ülke tek gemi, hatırla Nuh'un gemisini....
Gel güzel kardeşim diyoruz alet olma politikaya, kirletme en saf sığınağın olan dinini bunların elinde....
Gel güzel kardeşim diyoruz bu ülke batarsa seni de beni de düşmanlar işgal eder...
Gel güzel kardeşim diyoruz bilime adım at, yaşamın bilimsiz ölüme kucak açmak olur...
Gel güzel kardeşim diyoruz bu futbol ligi değil fanatizmin sonunda hayatın elenir...

Gelmiyorsun...

Bir adam çıldırmış freni patlamış egosunda son sürat gidiyor....

Gitme peşinden...

Ülkendir senin sahip çıkman gereken...

Ülke kalmadığında değil dinin adını bile sormayacaklar hayatının  her alanına tecavüz ederlerken...

Gel güzel kardeşim yol yakınken gel ve ülkene sahip çık senin vatandaşın düşmanın olamaz. 
Politakadır senin düşmanın....

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Ey hayat sen bizi ne güzel büyütüyorsun!

Kaç dilediğin kadar, en güzel aşk filmindeki gibi, kaç tabana kuvvet hayattan; reddet, saklan, isteme, melankoli ol, mutlu ol, kendi başına buyruk ol, hatta ört tüm dertlerin üstünü, ben böyle istedim diye avut kendini, ben kazanırım de, ben kaybederim de, kaç alabildiğine hayattan, kazanırım de, söke söke alırım de, kötülük yapan kazanır de, iyilik yapanı iyilik bulur de, sığın türlü türlü düşüncelere.....
Kaç hayattan hadi yıllardır yaptığın gibi kaç hayattan, topukla tüm dertlerden, içki iç kafayı bul, meditasyon yap kafayı bul, dine sığın dualarla kaç hayattan, kariyer yap kendine sadece işini düşün, işsiz ol sadece kendini düşün, kaç hayattan sığın ailene, yedi ceddine, gelmişine geçmişine....
Kaç hayattan, müzik dinle, kitap oku, arkadaşlarınla makaraya düş, tak maskeni, çıkar maskeni, şans bu bulur beni de, hayattır gelir geçer de, ya ne olursun bir kez daha kaçsana hayattan.....Hadi kaç hadi hadi, ertelesene her şeyi.........
Yap, kaç, ertele; boz, kaç, ertele; kur, boz, ertele; yık, boz ertele; iftira et, kur, ertele, ağla, boz, ertele............
Hadi ne duruyorsun, hep yaptığın gibi kaçsana hayattan..............
Çiçekleri topla, mis kokularına aldan, çiçekleri sök, pislik yapar kokutur de, havadır bu ısınır de, havadır bu yağdırır de, malına sığın, mülkünle övün, arabanı değiştir, sahip ol her şeye ama var gücünle kaç hayattan................
Tek damla göz yaşı dökme, aman sakın ha, reddet o anını, kafanı yastığa koyduğunda küfür billat et herkese, suçla herkesi, hep haklılığını kanıtla, yüceliğini anlat, başarılarını dillendir, riyalarını taçlandır. Yalandır bu nasılsa kurtarır seni, hele bir de malın mülkün varsa kapat ki kapını kimseler yüzüne vuramasın riyakarlığını...........................
Hadi kaç hayattan, geliyor gümbür gümbür hadi ört kapını bacanı...........
Bunca yıldır yaptığın gibi kaç var gücünle hayattan, merak etme onun için tek bir an yeter sana hayatı hatırlamak için. Yıllarını verdiğin kaçışta 1 saniyede kalakalırsın, bakakalırsın öylesine çiçeklere böceklere. Ağzını bıçak açamaz o saniye. İşte o an yakalar seni hayat, tek bir anda büyürsün. Aşı gibi, ne kadar kaçarsan o kadar büyür korku, aşıyla iyileşmek yerine, amaç kaçışa dönüşür. Tedavi fikri, tedaviden kaçışa döndüğü gibi, ananın karnından çıktığın günden bu yana yaşamak yerine, bundan kaçmaya döner yaşam.
Döngüdür bu bir gün gelir bulur seni,
Nasıl güzel gülersin ağlarken, ne güzel ağlarsın gülerken.......
Ne güzeldir o aşı anında acı bittiğinde, olanı kabullenip hayatını yaşadığın an. Ne büyük keyiftir derme çatma da olsa sana ait olanı yaşamak.
Ne güzel bir özgürlüktür o, her an her yere gidebileceğini bilmek, tüm hayatın ve herkesin ve her şeyin sana ait olduğunu bilmek..............Ve senin her şeye ve herkese ait olduğunu bilmek.....
Kaçacak delik kalmadığında; Ne güzel demler hayat seni ne güzel büyütür......

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Siz hiç aşk podyumunda catwalk yaptınız mı?

Tüm spotların üzerinize çevrildiğini düşünün. Alabildiğine dik omuzlar ve başınızla, dümdüz podyumda ilerliyorsunuz. Herkesin bakışları üzerinizde; “ne kadar güzel ve özelsiniz” diye tepeden tırnağa inceleniyorsunuz. Ne oldu? Sadece mankenlerin mi podyumda yürüdüğünü sanıyordunuz?

Kavramlar, aklımıza sokulanlar, ezbere zihnimizde kalıplaşmış kalıplarla kaçırdığımız anlardan örülü yaşamımız. Uzun zamandır bu cümle kafamda. Her sabah bunu sorarak uyanıyorum. Diyorum ki, farklı insanlara bunu bugün sorayım. Ama buna hiç gerek kalmıyor çünkü gün içerisinde karşılaştığım herkes bana aşk hayatıyla ilgili anlattığı hikayede, kendi podyumunda kendi catwalk’ında ilerliyor. Farkında değil..... Nasıl davranmalı, bir yere giderken ne giymeli, öyle mi böyle mi yoksa şöyle mi?.... İlişkisi olanlar en önde onu izleyene doğru ilerliyor, ayrılıp da haber bekleyenler salonun gerisinde bir yerlerde kendisini izlediğine emin olup da spotlardan bir türlü göremediği ex’inin orada olduğunun bilinciyle atıyor her adımını. Bekarlar da; koca salon dolusu merakla izleyen gözlerden biriyle mutlaka ileride göz göze geleceğine emin....

Kısacası buna aşk hayatı diyoruz; kendi podyumunuzda hep catwalk yapmak zorunda kaldığınız ‘mükemmel gözükmeye çabaladığınız’ pastanın en önemli dilimi... Yaş ilerledikçe, podyumda profesyonelleşiyoruz; hangi kıyafetin bize yakışıp yakışmayacağını, hangi makyajdaki fırça darbesini yüzümüzün kaldırabileceğini zaman içinde ezbere biliyoruz. Bu deneyime de, yaş ilerledikçe değil de özümüzle buluştuğumuzda sahip oluyoruz aslında. Olay sokak defilesine dönüyor, herkesin ortasında hiçbir şeye aldırış etmeden dümdüz ilerliyoruz. Kilomuzla, yağımızla, kırışıklarımızla ve selülitlerimizle..... Ama aynı özümüzle; değişemeyen tek gerçek’le!!! Değişmeyen tek şey değişimdir kalıbının altında aynı özümüzle çıkıyoruz catwalk’ımıza, sadece sahne değişiyor. Ve bu nedenle de, en önemli defilelerde en çok ses getiren catwalk; “deneyim sahibi olup da tüm dünyanın tanıdığı o eskilerden birisinin finalde öylesine bir kendini gösterdiği an oluyor. O yaşlı oluyor, o kırışıklara sahip oluyor ama herkesten büyük alkış alıyor....”
Çünkü hiç aldırış etmiyor, sadece dümdüz yürüyor.....
Onu kabullenmiş insanlarla sadece dümdüz yürüyor....
Yaşarken ölmeye başardığımız an; sanırım hayat zaten catwalk

2 Nisan 2010 Cuma

Bir asansör macerası......

Bir kez daha çok net anladım ki, gazetecilik bir meslek değil. O insanın kanına işleyen bir virüs ve bir kez vücudunuza nüfus etti mi, çıkması asla mümkün olmuyor!

Bir bina dolusu insan düşünün ki, hepsi aynı anda farklı konularla ilgili yazıyor. Sürekli yazıyor, sürekli anlatıyor, sürekli çiziyor, sürekli anlatıyor. Şehrin göbeğinde olmanıza rağmen saatin hatta dünyanın bile farkında değilsiniz aslında dünyayı anlatırken! Bunun bu meslekte büyük bir geyik olduğunu düşünürdüm ama evet gazetecilik gerçekten kana işleyen bir virüsmüş. Sabaha karşı 4 civarında, yazılarımızı bitirmenin huzuru içinde eve doğru yola çıkarken, aklımdaki tek şey ertesi günü yazılacaklar ve yapılacaklar listesiydi. Taa ki, otoparkın asansörüne binerken anahtarlarımı unuttuğumu fark edene kadar.... O ana kadar sadece dergi vardı beynimde, sayfalar, fotoğraflar ve bir sürü detay ve inanın ki hiç yaşamadığımı fark etmemiştim. Gerçekten dünyadan kopuk bir şekilde yarattığım dünyamın içinde yetiştirilecek yazıların başlıkları ve spotları beynimden akarken bir anda nasıl oldu, onu da tam hatırlamıyorum ama “anahtarlarım nerde?” diye bir düşünce geldi aklıma. Önce gayet sakin bir şekilde çantama baktım; orda yoktu... Sonra paltomun ceplerini karıştırdım; orada da yoktu......yoktu da yoktu; anahtarlarım benim yanımda yoktu! Eve giderken anahtarlarım benimle değildi! Ve biz dergiden çıkan, üç kadın taksimin göbeğindeki bir otoparkın asansörünün içinde katlar arasında öyle bir debelenmeye başladık ki, anlatılamaz bir hikaye... Biri yukarı basıyor, çıkalım da anahtarları dergide mi unuttuk bakalım diye, tam zemine geliyoruz, diğeri bizi eve bırakacak araç gidecek diye tekrar otopark katına basıyor, ben anahtarlarım yok diye tekrar girişe basıyorum..... Ve evet gerçek şu ki, 3 kadın; şıkır şıkır giyimli 3 kadın bomboş ve kapkaranlık bir otoparkın içinde sürekli katlar arasında ve asansörün alarm sesiyle birlikte seyahat ediyordu. Biri gitmem lazım diyor, biri kalalım diyor bense “allahım sabahın 4’ünde sokakta kaldım?” düşüncesiyle panik atak öncesi sendorumu yaşıyorum. Sokakta kaldım! Ve dünya benim için durdu, mekanizma dergiye gidip yazıları yazıp eve gidip yatıp uyumaya öyle bir koşullanmış ki, hiç aklıma asansörde birlikte debelendiğim arkadaşlarımın evine yatıya misafirliğe gitmek gelmiyor!!!
Ve bu arada artık asansörün alarmı bizim sürekli tuşlara basmamızdan öyle bir ciyaklamaya başladı ki hepimiz bir anda gerçeğin farkına vardık! Çok net bir delilik sınırıydı bu, herkes evinde mışıl mışıl uyurken biz bir otoparkın içinde sinir krizinin eşiğindeki kadınlar gibi davranıyorduk. Ve en sonunda beklenen müdahale sevgili Ayşe’cikten geldi. Geldi gelmesine de, öyle bir gülme krizine girdik ki bu defa da gülmekten hareket edemiyorduk. Çünkü Ayşe’cik bizi asansörden attı! 2 elini de havaya kaldırarak bize ‘durun’ komutunu verdi. Çok haklıydı, artık beynimiz yorgunluktan hiçbir şeyi düşünemiyordu ve tüm gece boyunca işte ondan komut aldığımızdan bir kez sevgili beynimiz onu dinleme kararı almıştı. Ve ondan sonra trafik polisi gibi “sen dur, sen de asansöre gel” diyerek önce bizi gruplara ayırdı. Ve biz son derece itaatkar bir şekilde onu dinleyerek olayı çözdük! Sonuçta anahtarım masamın çekmecesinden çıktı ve ben eve girdiğimde gülmekten çok uzunca bir süre uyuyamadım.... Evet gazetecilik insanın kanına işleyen bir virüstü, ne uyku ne de başka bir şey sizi yazacağınız yazılardan geri alamıyordu! Bazen içindeydik hayatın bazense dışında...